• Bağlantılarım

Akp Kapatılamaz..

2/4/2008 · Kategori: Siyasi Meselelerimiz

AK PARTİ, savunmasına bunları yazma cesareti gösterirse, herhalde kapanmaz (!)

Bugünlerde Ankara toz duman.

Senaryolar, komplolar havada uçuşuyor.
Herkes bir hesap içinde.
Yeni gelişmeleri tahmin etmek ve pozisyon almak için uğraşanlar giderek artıyor.
Pek çoğu, AK PARTİ’nin kapatılacağı konusunda hemfikir.
Ama netleşmeyen parametrelerin çokluğu onların da aklını karıştırıyor.
Aklı karışık olanlara ışık tutacak satırlar kaleme aldım bugün.
Merak etmeyin, AK PARTİ kapanmayacak (!)
●●●
Eminim şu saatlerde AK PARTİ’nin kurmayları, derin bir çalışma içinde ve davayı düşürecek savunmayı hazırlamakla meşgul.
Onların yerine olsam şöyle bir savunma hazırlardım...
●●●
·         Biz, AK PARTİ kurulduktan sonra ilk olarak ABD’ni ziyaret ettik. Kendilerine Büyük Orta Doğu Projesi için sözler verdik. İktidara gelince de o projenin eş başkanı olduk. Dışişleri Bakanlığımız da bu projeyi resmi politika haline getirdi. Bugün ABD’nin işgal ettiği Irak’ta bir milyondan fazla Müslüman hayatını kaybetti. Beş milyon çocuk annesiz, babasız kaldı. İşgalci Amerikan askerleri Irak camilerini bombaladı, Kur’an-ı Kerimleri yaktı, Müslüman kadınlara tecavüz etti. Hiç sesimizi çıkartmadık. Hatta onlara yardımcı olmak için elimizden geleni yaptık. İncirlik Üssü’nden uçaklarının kalkmasına izin verdik, (4990 sorti yapıldı) Habur Sınır Kapısı’ndan akaryakıtlarını, yiyeceklerini gönderdik. Ve ABD’ye gönderdiğimiz mektupta, askerlerinin sağ salim evlerine dönmeleri için dua ettiğimizi ifade ettik.
·         ‘Haçlı seferleri başlatıyoruz’ diyen Bush’un, bir dediğini iki etmedik. ‘Afganistan’a gidin’ dedi gittik. İsrail’in güvenliği için ‘Hizbullah’ı kontrol edin’ talimatına baş üstüne dedik, gittik. Sınır komşumuz Suriye’yi bombalayan İsrail uçakları yakıt tanklarını topraklarımıza atıp gittiler, sesimizi çıkartmadık. Müslüman ülkelerdeki kan ve gözyaşına hiç aldırış etmedik, ABD’nin yanında saf tuttuk.
·         İslamiyet’te faizin haram olmasına hiç aldırış etmedik. Ekonomik modelimizi sömürü-rant ve faiz üzerine bina ettik. Borcumuzu ikiye katladık, dış ticaret açığımızda rekorlar kırdık, cari açığı patlattık. Hatta yabancıların ülkemizden aldıkları faizlerden vergiyi bile kaldırdık ki sitem devam etsin. Bu sayede, dünyanın en yüksek faiz veren ülkesi olduk.
·         İslamcı olsak, yüzümüz Müslüman ülkelere dönük olurdu. Oysa biz her şeyimizi Avrupa’ya endeksledik. Gittik, papazın önünde AB anayasasını imzaladık. Onların, bir dediğini iki etmedik. Misyonerlere her türlü imtiyazı tanıdık. Bizim dönemimizde apartman kiliseler mantar gibi çoğaldı. Yabancılara sattığımız toprağın haddi hesabı yok. Vakıflar Yasası’nı çıkartmak için gece gündüz çalıştık. Artık yabancı vakıflar her türlü hakka sahip. Hatta ellerini kollarını sallayarak Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri yapacaklar. Eski defterleri açıp hak arayacaklar. Ama Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlık için sessiz kaldık. Onların vakıflarının içinde Türk kelimesi geçtiği için kapatılmasına ses çıkartmadık. Vatikan’ın, ‘Dinler arası diyalog’ tezlerini hemen sahiplendik. Ecdadın kanla suladığı Çanakkale toprakları, borç batağındaki çiftçilerimizin gözyaşları arasında el değiştirmekte. Üstelik el koyan da Yunan bankaları. Bunlara bile mani olmadık.
·         AB emretti diye domuzu kasaplık hayvan statüsüne aldık. Ziraat Bankası’ndan domuz çiftliği kuranlara kredi vermeye başladık. Cuma hutbelerinde okunan ‘Allah katında din İslam’dır.’ Ayetinin çıkartılması için tüm müftülüklere yazı gönderdik. Bu konuda ABD ve AB’yi kırmamak için özen gösterdik. Ezan sesini, komşuları rahatsız etmeyecek şekilde ayarladık. İlköğretim kitaplarına ‘Paskalya Yortusu’nu dini bayram olarak yazdık. İbraniceyi resmi dil olarak kabul ettik. İçkili yerlerin eğitim kurumlarına daha yakın olabilmesi için genelge hazırladık ve mesafeyi yüz metreye indirdik.
●●●
AK PARTİ, savunmasına bunları yazma cesareti gösterirse, herhalde kapanmaz (!)
Öyle ya…
Tüm bunları yapan bir siyasal iktidar ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı’ olamaz…(!)
●●●
Siyasi partilerin cezalarının da, ödüllerinin de halk tarafından sandıkta verilmesi gereğine inanırım.
Ve AK PARTİ’nin kapanmasını arzu etmem.
Keşke, kapanmasa da, Sayın Başbakan, tüm bunları seçim meydanlarında anlatabilse,

Millet de kendisinin, kiminle beraber hangi yolda yürüdüğünü ve neyle ıslandığını bir anlasa…
 
Turhan ÇöMEZ

Kara harekâtında TSK'ya karşı PKK-AKP ittifakı!

6/2/2008 · Kategori: Teror

Kandil’e, PKK ile röportaja giden Ahmet Altan’la Yasemin Çongar’ın yazdıklarıa göre terör örgütünün en büyük kâbusu kara harekâtı imiş.
Yapılan hava harekâtlarında iddia edildiği gibi zarar görmemişlermiş!
Kuşkusuz PKK’lıların,  “Sadece 5 kişiyi kaybettik”  açıklaması  propaganda amaçlı taktik bir beyandır.. Örgütün yapılan hava herekâtlarında büyük kayıplar verdiği ortadadır.
Ancak bu mutlak hakikata rağmen PKK’nın çökmediği ve çözülme sürecine girmediği de vakıadır.
Kırsaldaki terör yapılanmalarına karşı yapılan hava harekâtları zayiat  verdirmekten ziyade psikolojik amaca matufdur... Mağarada gizlenen terör örgütünü havadan atılan bomba ya da füzelerle fiziksel anlamda tamamen imha edemezsiniz de, ruhsal anlamda mukavemetini pekala kırabilirsiniz.
Onun içindir ki TSK, şahit olunduğu gibi çoğu zaman hava harekâtlarının hemen akabinde kara harekâtlarını talep etmiştir.
İlginçtir, AKP bu talebe iktidarları süresince hiç bir zaman sıcak bakmamıştır.
Evet AKP, dün olduğu gibi bugün de kara harekâtına soğuktur ve PKK ile aynı çizgidedir.
Peki bu dolaylı ittifak ya da ortak bakış niye mi?
İkisinin gerekçesi de Türk Silahlı Kuvvetleridir.
PKK’nın TSK korkusu, yapılacak harekâtla fiziki olarak imha edilme olayıdır.
AKP’nin korkusu ise siyaseten zarar görmek ve hatta tasfiye edilmek   endişesi ya da vehmidir.
Evet AKP’nin PKK ile kara harekâtında birlik olmasının nedeni, örgüte sempati duyması değil, kendinin bundan zarar görebilmesi kaygısıdır.
AKP her olayda olduğu gibi PKK ile mücadelede bile TSK’nın her  istemini sorgulamaya alıyor ve kendi siyasi çıkarları ile irtibatlandırarak   komplo teorileri üretiyor.
Neymiş efendim, TSK  K.Irak’a girerse, Türkiye ABD ile karşı karşıya gelirmiş ve bu da AKP’nin sonunu getirirmiş!
Neymiş efendim, kara harekâtı sürecinde olağanüstü haller ve sıkıyönetim gibi ihtimaller gündeme gelebilirmiş de, bu da iktidarlarının paylaşılması olurmuş!
Neymiş efendim, kara harekâtıyla Barzani ile Talabani’nin ürkütülmesi ve ekonomik bozulma da AKP’nin geleceğini karartabilirmiş!
Bu ve benzer daha bir çok vehim sonucu olarak AKP kara harekâtına hâlâ mesafeli.
AKP’nin önceliği Türkiye’nin güvenliği değil, kendi siyasi iktidarlarının geleceği olduğu için, PKK ile aynı safa girme pahasına kara harekâtına direndikçe direniyor.
İyi de böylesine vehim dolu önyargılı anlayışla Türkiye’nin sorunlarının üstesinden gelinebilir mi?
 Daha da önemlisi devletin en önemli kurumuna güvenmemezlik ve kuşku olacak şey midir?
Ne yani AKP’nin TSK’ya güvenmesi için, Genelkurmay Başkanlığına  cemaatten ya da İmam Hatipden birinin mi gelmesi gerekiyor?
Değilse AKP’deki bu asker paranoyası söyler misiniz nedir Allah aşkına!
Bir başka şey, böylesi tutumlar etki-tepki realitesi gereği karşı kesimde enerji biriktirmez mi?
AKP farkında mı bilmiyoruz ama ateşle oynamaya devam ediyor.
AKP çok zorluyor çok.

 

Sebehattin ÖNKİBAR-Yeniçağ

 

Bu Ergenekon'dan çıkacağız..!

1/2/2008 ·

Bu "Ergenekon" dan da çıkacağız !
"Saygı olsun bu çelik atlıların gök tuğuna, Tuğu kaldırmış olan orduların
başbuğuna
.."
Onlar ki, serdengeçti Türk milliyetçileridirler..
Tozun dumanın içinde yolunu arayanların önünden yürümektedirler..
Onlar bizim kahramanlarımızdır !
Elbette ki her biri kulvarında önden yürürken okun mızrağın ilk hedefi olacağını
bilmekte idi..
Kahpe pusuların bir gün ayaklarına kapan vuracağını bilmekte idi..
Ama onlara gam değildi.. Onlar bizim kahramanlarımızdır.
Ey düşman !
Bu pusuya düşürdüklerin "hepsi" değildir..
75 milyon burada, 175 de dışarıda.. 250 milyonluk Türk dünyasında daha çok kahraman
vardır, tuta tuta bitiremeyeceğin..
Asla sonunu getiremeyeceğin !..
Erken sevinme !

Tabiat boşluk kabul etmez..
Velev ki yol belirlenmiş, hedef belirlenmiştir.. Bu yolun yürüyeni çok olacaktır..
Pusuya düşenlerin gölgeleri yürüyecek..
Yürüyen gölgeler adam olacak..
Adamlar kahraman !..
Biz Türk'üz !..
Çaresi yok.. Bu "Ergenekon" dan da çıkacağız !

a.baykan

 

Ergenekon.!

1/2/2008 · Kategori: Guncel

'Ergenekon' isimli operasyonun ardında gizlenen gerçek ne?
 
Üç vatansever...
Biri, ’federasyonun’ tartışıldığı bir dönemde, görev aldığı kurumda yeniden teşkilatlandığı istihbarat birimleri vasıtası ile bölücü örgüte karşı büyük başarılara imza atan bir Türk subayı.
Halen bölücü örgütün ve dış kaynaklı istihbarat örgütlerin hedefinde bulunan emekli Tuğgeneral Veli Küçük.
Biri, meydanı boş bulduklarını zannedip ‘Türklüğe hakaret etmeye’ yeltenen hainlerin yakasına yapışıp, yüce Türk adaleti aracılığı ile hesap sormayı görev haline getiren bir Türk avukatı.
Şehitlere ’kelle’ diyen Tayyip Erdoğan’ı bile yargı kararı ile ’üç kuruşluk’ duruma düşüren Kemal Kerinçsiz.
Biri, İstanbul’un göbeğinde ’İkinci Vatikan’ kurma hayaliyle yanıp tutuşan Fener Rum Patrikhanesi’nin çevirdiği dolapları ifşa edip, patrik Bartholomeos’u deliye çeviren bir Türk asenası.
Atatürk’ün kurmuş olduğu Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin Basın ve Halkla İlişkiler Sözcüsü Sevgi Erenerol.
Üçü de birbirinden vatansever olan ve işbirlikçi iktidarın ‘ihanet’ politikalarına karşı açık bir sivil toplum muhalefeti yürüten Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz ve Sevgi Erenerol, beş günlük bir ’yargısız infaz’ sürecinin ardından tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Tutuklanma gerekçelerine bakar mısınız:
- “Halkı Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyana teşvik amacıyla örgüt kurmak.”

***

İktidar, Türkiye’de bugüne kadar eşine benzerine rastlanmayan bir ’hukuk katliamına’imza atma pahasına da olsa ‘Derin devlet’, ’Gladio’ya da ’Kontgerilla’ diye bilinen ‘derin’ çeteyi (?) nihayet ortaya çıkarmayı başardı.
‘Yargı kararını’dinlemeyerek, olayın üzerine üzerine giden medya birlikleri, ’malum merkezlerden’ kulaklarına üflenen her türlü palavrayı manşetlerine taşıyarak, ’Hablemitoğlu cinayetinden’ tutun da, ’Cumhuriyet gazetesinin bombalanması’, ’Danıştay Baskını’, ’Rahip Santaro cinayeti’, ’Ulus’taki patlama’, ’Diyarbakır provokasyonu’, ‘Şemdinli provokasyonu’, ‘Malatya katliamı’, ‘Hrant Dink cinayeti’,‘Tayyip Erdoğan’a saldırı’ ve Fethullah Gülen’e saldırı girişimlerine’ kadar bütün olayları da bir çırpıda çözmüş oldular.
‘Uzun bir suikast listesini’ ele geçirerek, ‘muhtemel’ olayların da önüne geçtiler.
Orhan Pamuk’u bile ölümden kurtardılar.
‘1 Numara’yı da buldular mı tamamdır.
Adeta bir ‘linç’ kampanyasına tabi tutulan vatanseverler hakkında medyada yer alan en dikkat çekici iddia ise şuydu:
- “Ergenekon terör örgütü, bir Türk-Kürt çatışması çıkartarak, 2009 yılında yapılması muhtemel bir darbeye zemin hazırlamak.”
Ama gelin görün ki, böylesine bir hedefi için yola çıkmış olan ‘derin’ çete, aylardan beri cinayette kullacağı ‘Glock’ marka bir tabanca, ‘cinayeti gerçekleştirecek’ bir tetikçi ve ‘tetikçiye ödenecek’ 2 milyon dolarcığı bulamıyor.

***

‘Hollywood filmlerine’ taş çıkartabilecek ne müthiş bir senaryo değil mi?
Senaryo müthiş ama ne yazık ki öngördükleri maksat da hasıl oldu?
Türklerin kurtuluşunu simgeleyen ‘Ergenekon’ ile ‘terör’ kelimesini yan yana getirmeyi başardılar.
Türklerin yeniden kurtuluşunu simgeleyen ‘Kuva-yı Milliye’ ile ‘çete’ kavramını da eşleştirdiler.
Geriye ne kaldı?
‘Anti emperyalizmden’, ‘tam bağımsızlıktan’ bahsedip, olup bitenlere karşı çıkanları susturmak.
‘Milli’toplumsal muhalefetin önünü kesmek.
Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz ve Sevgi Erenerol’un tutuklanmalarının, tam da mücadele bayrağı açtıkları meselelerin yeniden gündeme geldiği bir döneme rastlaması hiç de tesadüfi değildir.
Dikkat ederseniz, ‘azınlık mallarının’ iade edilmesi ile ilgili kanun Meclis’ten geçtikten sonra, kamuoyunda ‘dikkate değer’ herhangibir tepki meydana gelmedi.
Tayyip Erdoğan’ın ‘TC Başbakanı’ sıfatı ile Fener Rum Patrikhanesi’nin ‘Ekümeniklik’ iddiasını kabul etmesi karşısında eskisi gibi kimse pek fazla oralı olmadı.
Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın, ‘Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması yönündeki açıklamaları da buharlaşıp uçtu.
Öyle görülüyor ki, TCK’nın ‘Türklüğe hakareti’ düzenleyen 301’inci maddesini de artık bu hengamede daha rahat bir şekilde Meclis’e indirip, kolaylıkla geçirecekler.

***

Türkiye’de gelinen son noktanın resmidir:
Vatanseverler, ‘çete’ diye damgalanıp içeri tıkılıyorlar.
Hainler, şefkatli kollarda ‘genç’ muamelesi görüyorlar.
Türklerin ‘Tüklerin yurdu’ olmaktan çıktığını belgeleyen bu resmin karşısına geçen hainler,  “Vatan mı demiştiniz, işte size vatan” diye glu glu dansı yapıyorlar.

***

İlgili veya ilgisiz herkes soruyoruz:
Yaptıkları herşey ortada olan vatanseverler, ‘çete’ diye damgalanıp içeri alınırken, acaba hangi ‘derin’ çetelerin üzeri örtülmek isteniyor?
 

30 Ağustos Zafer Bayramı Türk'e kutlu olsun!

30/8/2007 · Kategori: Milli Degerlerimiz

 
Yunan saldırısı tüm şiddetiyle başladı 1920'de... Hedef, Türk'ün boynuna esaret kemendini takarak Batı Türkeli'ne sahip çıkmak...

Güzel yurt köşeleri elden gitti bir bir... Kanla yoğruldu kara toprak; kanla sulandı Afyo
n, Kütahya, Eskişehir...

Ancak düzenli ordularla "Dur!" denebilirdi düşmana... Ve bir ordu yaratıldı yoktan... Bir ordu ki; yediden yetmişe dek kadın, erkek...

Silah yokmuş, üniforma yokmuş, ayakta postal yokmuş; ne gam... Diş var, tırnak var, o yenilmez yürek var ya... Ölümüne saldırdılar düşmana...

Bu inançla yalnız düşman değil, Türk Milleti'nin ters giden talihi de yenildi İnönü'de...

Ardından yeni destanlar yazıldı sırasıyla... İşte Aslıhanlar, Afyon, Kütahya... İşte Eskişehir, Dumlupınar, Sakarya...

Türk Ordusu'nun Sakarya'da kazandığı zaferin bir başka benzeri yoktur yeryüzünde... Bu savaş, bir milletin kaderini değiştiren 22 gün, 22 gecelik yaman bir uğraştır. Bu savaş, insanlık duygularından yoksun, vahşi ve saldırgan düşmanın ensesinde patlayan Türk'ün demir yumruğudur. Bu savaş, haksız, şuursuz ve kirli bir istila emelinin, Sakarya'nın köpüren sularında boğuluşudur.

Bundan dolayıdır ki; tarih sayfalarında Sakarya Meydan Muharebesi'ne müstesna bir yer verilmiştir. Çünkü Türk Ordusu, Viyana'da başlayan amansız çekilmeye Sakarya'da "Dur!" demiştir.

Başbuğ Mustafa Kemal'in, "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı kanla sulanmadıkça düşmana terk olunmaz!" komutundaki anlamı çok iyi kavrayan kahraman Türk Milleti "Ya istiklâl, ya ölüm!" parolasıyla mücadele etmiştir.

Vatanın bağrından düşmanı söküp atmaya kesin kararlı olan Türk Ordusu, bütün gücünü topladı Ağustos 1922'de... Artık her şey, Türklüğün haysiyet savaşına ve Akdeniz'i "İlk Hedef" gösteren kutlu başkomutanın Eskişehir'den İzmir'e kadar sürdüreceği kahramanlık yarışına kalmıştır...

Sabırsızlıkla beklenen Büyük Taarruz, 26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla başladı. Patlayan toplar bütün dünyaya şu gerçeği haykırıyordu sanki:

"Duysun bunu kâinatta herkes, Türk'ün sesidir bu gürleyen ses!"

Başkomutanından en son erine kadar bütün bir ordu, Türk gücüne ve Türk yenilmezliğine olan büyük inançla tek vücut olmuş; baştan başa kin, boydan boya hınç kesilmişti. Bu yıllardan beri yok edilmek istenen Türk neslinin süngüleşmiş, mermileşmiş bir iradesiydi sanki...

Taarruz pek yaman sürüyordu 26 Ağustos'ta... Akşam olurken ordularımız düşman mevzilerinin bir kısmını ele geçirmiş; Ahır Dağı'nı bir mızrak gibi saplamıştı düşmanın bağrına...

Yunan mevzilerini teftiş eden bir İngiliz generalinin "Türkler bu tahkimatı altı ayda aşarlarsa, bir günde aştık diye öğünebilirler" dediği yer, dört gün gibi kısa zamanda geçildi. Parola kısa ve kesindi:

"Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir... İleri!"

Eskişehir'den, Sakarya'dan, İzmir'den Yunan kaçıyordu... Kaç ha kaç... Kemal'in Askerleri kovalıyordu peşlerinden ta Afyon'dan beri; dört nala, çala kırbaç...

Artık zafer yakındı, uzansak tutacaktık sanki... Günlerce açlığa, susuzluğa meydan okumuş, umutla el birliği etmiş bir ordunun yalın ayaklarındaki sızıydı o zafer...

Yuvalarını, bebelerini terk ederek askere cephane taşıyan kadınların sırtındaki ağrıydı o zafer...

Evini, yurdunu, bağımsızlığını kaybetmesine ramak kalmış; kanlı gözyaşlarıyla cepheden haber bekleyen bir milletin sevinç çığlıklarıydı o zafer..

Ve biz, o zafer uğruna vuruşa vuruşa ölmeye ant içmiştik...

Sakarya boylarında her karış toprak, kahraman Türk'ün kanıyla sulandı, hamurlaştı. O topraklar Çanakkale kadar vatanlaştı, o kahramanlar Kür Şad kadar yüceldi, destanlaştı...

Son zafer kazanılmıştı artık... Kara bulutlar dağılıyordu üzerimizden... Gün bir başka doğuyordu o bilinmeyen tepelere...

Türk tarihinin akışı değişmişti 30 Ağustos sabahı... Başbuğ Mustafa Kemal'in önderliğinde vatan uğruna şahlanan Türk Milleti, Sevr Antlaşması'nı parçalayarak Kurtuluş Savaşı'nı kazanmış ve "TÜRK" adını taşıyan devletinin temeline ilk harcı koymuştu.

30 Ağustos Zafer Bayramı Türk'e kutlu olsun!


Türk Bir Dev

29/8/2007 · Kategori: Turan a dogru

 
1.Bölüm
 
2.Bölüm
 

TÜRKMEN MEZALİMİ DAYANILMAZ HALE GELDİ

28/8/2007 · Kategori: Kerkuk

 

30 Temmuz günü ajanslara şu haber düştü:

"Dışişleri Bakanlığı, 28 Temmuz Cumartesi günü Irak'ta, Irak Türkmen Cephesi'ne yapılan saldırıyı kınadı."
Bakanlığın kınadığı bu saldırıda  Tuzhurmatu'da bulunan Irak Türkmen Cephesi Bürosu'na bir saldırı düzenlenmiş, beş Türkmen hayatını kaybetmiş, büro başkanı ağır, dört  Türkmen de yaralanmıştı.

Değerli okurlarım Türkmenlere yönelik bu saldırı, buzdağının görünen kısmı...

Irak'ta Türkmenlere yönelik resmen bir soykırım yaşanıyor...

Hafızalarınızın geri getir tuşuna basarak 9 Nisan 2003 tarihine gitmenizi rica ediyorum.

O gün ABD tankları Irak'ın başkenti Irak'a girdi. Ülke işgal edilmişti.

Ama ABD işgali ile birlikte başka bir işgal daha başladı. 10 Nisan 2003 tarihinde yani işgalden daha bir gün sonra, Kürt gruplar da Kerkük'e girdi...

Ne yaptılar? ABD askerlerinin gözü önünde ne kadar resmi daire varsa bastılar ve tüm evrakları ateşe verdiler. Tapu kayıtları, nüfus bilgileri ne varsa imha ettiler.

Niye? Çünkü Kerkük'ten Türkmen nüfusunu silmek istiyorlardı.

Zaten Saddam rejiminin acımasız Araplaştırma politikası nedeniyle kağıt üzerindeki sayıları iyice azalmış gibi görünen Türkmen nüfus tamamen yok sayılacaktı...

2.5-3 milyon Iraklı Türkmen kardeşlerimiz on yıllardır kan ağlıyor. Yeryüzünün en acımasız eziyet ve işkencelerini yaşayorlar.

Türkmenler 1920'li yılların başında Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle birlikte kendi kaderleri ile baş başa kaldılar.

O yıllardan günümüze kadar Türkmen kardeşlerimize her türlü asimilasyon baskısı ve katliamlar yapıldı.

Neden böyle oldu da bu zulüm coğrafyasındaki milyonlarca kardeşimize yardım elini uzatamadık.

Tek nedeni vardır: 

"Türkiye'nin sabit, ısrarlı ve hedefe yönelik bir dış politikası olmamasından kaynaklanmaktadır." 

Türkiye'nin dış politikası gelişmiş ülkelerin aksine iktidarlara göre değişmiş, resmen yaz boz tahtasına dönmüştür.

Elbette iktidarlar kendi politikalarını uygularlar ancak dış politikada devamlılık esası hayati bir olgudur.

Gelin yine geriye bir pencere açalım ve bu kez 1991 yılına gidelim.

Irak-Kuveyt savaşı gündeme iyice oturmuştu. Irak'ın  parçalanma süreci başlamıştı. Tüm dünya bunun bunu çok iyi algılamıştı.

Ülkeler bu gerçek üzerine dış politikalarını inşa ediyorlardı. O günden belliydi haritaların yeniden çizileceği...

Türkiye ise kırmızı çizgi falan dinlemeyip Kuzey Irak'lı Kürt liderler Celal Talabani ve Mesut Barzani ile yakın irtibata geçmişti.

Barzani ve Talabani'ye maddi ve manevi destek veriliyordu. Hatta silah yardımı bile yapılıyordu.

Ve 1992 yılına gelindiğinde Kuzey Irak'ta Kürtler tek parlamento çatısı altında toplanıp, Silopi-Habur sınır kapısının girişine dört dilde bu ifadeyi yerleştirdiler:

 "KÜRDİSTAN'A HOŞ GELDİNİZ"

O yıllarda Türkiye'nin her türlü desteği Kuzey Irak'lı Kürtlere akarken Erbil şehrindeki Salahaddin üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yaralı PKK'lılar tedavi  görüyordu.

Peki Türk istihbaratı bilmiyor muydu bunları? Tabi ki biliyorlardı ve rapor halinde ilgili mercilere bildiriyorlardı.

Ancak bu raporlar akıl ve mantık imbiğinden geçirilmediği için kırmızı çizgiler gibi bu raporlar da, ihtişamlı masaların çekmecelerinde tozlanıyordu.

Hiç lafı eğip bükmeden söyleyelim. Bugünden tezi yok Türkmenlerin örgütlenmesi gerekir.

Örgüt dediğim öyle sivil toplum kuruluşu falan değil.

Silahlı bir örgütten bahsediyorum.

Mantığını bir türlü kavrayamadığım şu duruma bakın.  Kürt liderlere para ve silah yardımı yapıp onları bir güç haline getiriyoruz...

Ama soydaşlarımızı kaderine terk ediyoruz...

Lütfen izahı olan varsa bana söylesin...

 

Sinan Aygün

 

« Önceki ::